Eksik bir şey mi var hayatında?  

Geçen gün bir arkadaşımla yaşadığımız diyalogdan bahsediyorum. O gün böylece biten hikayenin üzerine günlerce düşündüm.

Gökhan Dağıstanlı
-A A+

'Beni tamamlayacak biri elbet gelecek' dedi, uzaklara yatırıp gözlerini. 'Ben de onu tamamlayacağım, boşluklarımızın yerine koyacağız birbirimizi' dedi. Yüzümdeki müstehzi gülümseme kaçmadı gözünden. “Yanlış” deyiverdim. Saniyeler önce cılız bir umutla ışıldayan gözleri uzaklarda bir noktaya süzüldü. Öylece durduk bir süre. En azından hayal kurabilen bir insanın önüne duvar örmenin mahcupluğu ve gönül eylemek varken doğruyu söylemenin kibirli gururu eş zamanlı çöküverdi üstüme. Pişman oldum elbet ama insanın söylediğinden duyduğu pişmanlık nadiren fayda ediyor. Bir kaç dakika sonra masaya çekti bakışlarını. Elindeki kahve fincanıyla oynadı bir süre. Her hareketini dikkatle takip ediyordum utangaç bir sessizlikle. Kahvenin yanında gelen kurabiyeyi yemeye niyetlendi ama eline alıp evirip çevirdikten sonra bıraktı. Sussam hiç bitmeyecekti bu sessizlik, dayanamadım: “Eksik bir şey mi var hayatında?”

Geçen gün bir arkadaşımla yaşadığımız diyalogdan bahsediyorum. O gün böylece biten hikayenin üzerine günlerce düşündüm. Üzerime basa basa giden sevgilileri, arkamdan bakıp göz yaşı dökenleri, elini bırakmamak için anlaşılmayacak konular açtığım kadınları, korkudan ölesiye kaçtığım vedaları, yalancı ayrılıkları...

Seninle dertleşmek istiyorum. Yaşadıklarımızı buracıkta masaya yatırma derdindeyim. Bir kısır döngüyü anlatıyorum. Hadi şimdi bir düşün. Tut ki eksiklerini tamamlayan biriyle tanıştın. Herşey yolunda gidiyor kabul edelim. O gün kısaca kendini tamamlanmış hissediyorsun. Kendi kendine değil de başkasına ait bir şeyle kapadığın bütün eksikliklerin, yarın canından bir parça sökerek kayacak avuçlarından biliyorsun. İlk sorulması gereken soru da şudur bence: Bir insanın, bizim eksiklerimizi gidermek isteyeceğini nereden çıkardık biz? Üstelik bu konuda beklediğimiz istikrar daha da ürkütücü. Sevdiğimiz kişinin ruhuna yüklediğimiz bu yük, asla bir sevgiyi anlatmıyor aslında. 

Bir de lüzumsuz sorumluluk üstlenmek gibi mülteci isteklerimiz oluyor biliyorsun. Zaten ilişkilerde en büyük hatayı da bence burada yapıyoruz. Aşık olduğumuz insanı alıp hayatımızın merkezine oturtuyoruz. Ve bunu, karşı tarafın böyle bir talebi olmaksızın yapıyoruz. Sonra bütün hayatımızı ona göre şekillendirme süreci başlıyor. Bütün planlarımızı onun hayat akışına endeksliyoruz. Ondan arta kalan zamanları hayatımızdaki diğer insanlara üleştiriyoruz. Böyle böyle veriyoruz kendimizden, azalıyoruz. Ve kimse bizi buna zorlamamışken... Bir ayının yavrusunu severken öldürmesi gibi kendi ellerimizle boğuyoruz sevgilimizi. En acısı da bunu, büyük bir sevginin dışa vurumu kabul ediyoruz. En gerçek şeyin yaşamın ta kendisi olduğunu bildiğimiz halde, yaşamaktan daha çok önemserken buluyoruz bir ilişkiyi. Ve içimizdeki yüksek beklentiyle oluşan çelişki en büyük aşk ateşinin bile üstüne kova kova su döküyor.

Bu durum başlarda sevgilimizin gururunu da okşuyor belki. Ona da tatlı geliyor, bu bir ilişkilik saltanat hali. Güzel bir uyku gibi çöküyor üstüne yarattığımız konfor. Uyuduğunu sanıyor ama o da ölüyor aslında. Bu kendi kendine yapılan fedakarlık, bir süre sonra önceliklerini normalize etmeye çalışan sevgilinin önüne bizzat tarafımızdan konuveriyor çünkü. O an özenilmesi gereken bir örnek olarak masaya koyduğumuz tavır, karşımızdakinin boynundaki ilmek oluyor. Bunu öyle ballandıra ballandıra anlatıyoruz, o kadar büyük bir fedakarlık resmi çiziyoruz ki karşımızdaki insanı, kendisini öldüren şeyden utandırıyoruz. Bazen bu konuşmanın sonunda sevgilimize “son bir fırsat(!?)” daha veriyoruz bazense onu müthiş bir kendini sorgulama süreciyle karşı karşıya bırakacak bir ayrılık kararıyla yukarıdan bakma serimizi tamamlıyoruz.

Hayatımızın merkezine kendimizi koyduğumuzda, yanımızda bizimle yürüyen insana hem huzur hem sevgi verebiliriz düşündüğünde. Çünkü lüzumsuz fedakarlıklarımızın acılarını iki kişilik yaşıyoruz.  İnsan, merkezini bir başkasına emanet ettiği anda bütün dengesi bozuluyor. Olduğumuz gibi kabul edemiyoruz kendimizi. Ruhumuzun ihtiyacını yanlış anlayıp dışarda arıyoruz. Her şeyden önce kendimize sormamız gereken tek şey var aslında, haksızlık etmeden sahip olduklarımıza ve kafamızı çevirmeden ne herhangi bir şeye ne de aşka. Eksik bir şey mi var hayatımızda?

     

Bu içeriğe yorum yapın

5 Yorum
Hayatimizin merkezine kendimizi koydugumuzda bile yürümüyor oysaki.
Bir elmanın iki yarısı...Palavra !! Aynı ağaçta yetişen iki ayrı elma olsak,birlikte büyüsek,kuşları birlikte dinlesek,düştüğümüzde de birlikte yuvarlansak,aynı düzlükte buluşur muyuz ki...
Okurken yapacağım yorumu düşünüyordum bir taraftan. Söyleyeceklerimi yazının sonunda yazmışsın; lüzümsuz fedakarlıkların sonucunu iki kişi ödüyor. Fedakarlık karşındakinin gerçekten ihtiyacı olduğu anda fark ediliyor. Bir çoğumuz ihtiyaç yokken yaptığımız fedakarlıkların yükü altında aslında kendimize zarar veriyoruz. Önce kendin olacaksın! Kendin bütün olacaksın! Tek başına ama tam olacaksın. Boşlukları doldurmak için değil, bütününe renk katmak, rengini paylaşmak için ilişkide olacaksın. Mutluluk peşisıra koşarak gelecektir.
O kadar gerçek ki, ama na yazık ki hep yapıyoruz
Eksile eksile o kadar çok çoğaltıyoruz ki eksiklerimizi...