Ayrılık yaman kelime!

Aşkın terazisi şaşmaya başladığında kokusu gelmeye başlar kalbe ayrılığın.

Gökhan Dağıstanlı
-A A+

Aşkın terazisi şaşmaya başladığında kokusu gelmeye başlar kalbe ayrılığın. Fikir ayrılıkları, karakter farklılıkları, birbirine hiç benzemeyen zevkler yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlar. İki kişi için aynı anda mümkün değildir aşkı alıp yavaşça bir köşeye bırakmak her zaman. Bir taraf düşerken aksi gibi diğer taraf yükselmeye başlar. Tam bir tahteravalli serüvenidir yani. Sonra, cesareti aşktan alınmış kontrolsüz davranışlar karşı tarafta bilindik bir dile çevrilemeyince, o anları geri almaya yetmez insanın nefesi. Her doğan güneş hüzünlü bir sona doğru atılmış yeni adımdır. Kalpler arasındaki mesafe arttığında, duyurmak için karşı tarafa yükselir sesler. Her haddini aşan haykırış yeni bir parça koparır ilişkiden. Ayrılık bir akbaba gibi dönmeye başlamıştır artık ilişkinin üstünde. Son çırpınışlar kar etmez bu bitişe. Aksine odun üstüne odun atar bu yakıcı ateşe. Hangi tarafta olduğun önemli değildir mutsuz olmak için. İçi seni dışı onu yakar. Giden de kalan da derin bir yalnızlığa bürünecektir. Kaçanın bile bırakmaz yakasını hatıralar. Bunu ya kendinden ya da kendiliğinden bilir insan. Ayrılık yaman kelimedir. İnsanın beyninden dökülmeye başlayan benzin diliyle ateşlenir, kalbinde yanar.

Günü geldiğinde asla söylenemez ayrılık. Muhakkak zorlanır şartlar. Kötü anıların çoğu da işte bu dönemde işlenir kalbe. İstemeye istemeye kırılan kalpler, kulak duymadan ağızdan çıkan sözler, boyuna uzaklara dalan gözler...  Acı çekeceğini bile bile dile getirmek ayrılığı öyle kolay iş değildir. İnsan, her ne kadar kendinden yana tavır alıyor olsa da kaçışı olmayan bir acıdır bu. Hem üzülürsün, hem üzdüğüne üzülürsün. Her türlü üzülürsün. Üçüncü kişinin varlığından alınmış bir cesaret yoksa ortada -ki bu kötüdür ölümden de korkusundan da- her geçen gün insanın içini kemirir. Ayrılık beyinden dile her zaman gecikir.

Günün sonunda ertelenmiş de olsa kapıyı çalar ayrılık. Ağzını açsan sesin çıkmayacakmış gibi de olsa gelir zamanı. O gün geldiğinde, yüz yıllık bir yüz yüze konuşma zorunluluğu dayatıldığı için iyice kırılır insan. Bir de bunun için erteler belki zaten gecikmiş kararı. Kolay değildir sevdiğin insanın gözünün içine baka baka söylemek bunları. Gözyaşlarını görmek, hıçkırıklarını duymak kolay değildir. Hiçbir zaman kafasından geçeni tam olarak söyleyemez insan. Vicdanı, kalbi, insanlığı, sevgisi tutar dilinden. Söyleyenin mağrur, dinleyenin izanlı olması imkansıza yakındır. Yıpranır durur bir masanın iki ucunda kalpler. Bir bakış kopar bir gözden, diğerini senelerce yakar. Bu son konuşma insanın hem kendisine hem karşısındakine verdiği en gereksiz acıdır. Üzerine şiirler, şarkılar yazılır.

Bu bir cesaret meselesi değildir oysa. Bir değer verme meselesi hiç değildir. Herkesin hakettiği tek şey, hayatını direkt etkileyecek doğruyu zamanında duymaktır. Bunu, karşısına geçip söylediği sözlerle sevdiğinin gözlerini kanatarak yapması mı gerekir insanın? Yıllarca unutulmayacak bir acıyı karşılıklı yaşamak mıdır değer vermek, sevmek? Oysa tüm hislerin, bütün gerçeklerin; saptırılmadan, eğilip bükülmeden, karşı tarafın duygularından etkilenmeden, olduğu gibi yazıldığı bir mektup yeter her şeyi anlatmaya. Onca yıkıntının üstüne, ne gerek var bir de bu son konuşmayı yaşamaya. Ayrılık zaten yaman kelime. Ne lüzum var bu koca anlamı kat be kat güçlendirmeye?    

 

"Sitemizde köşe yazarı olarak yazı yazan tüm yazarlarımız yazdıkları yazı ve görüşlerden tamamıyla kendileri sorumludur. Köşe yazarlarının yazılarından dolayı İnternethaber Yayıncılık AŞ. (elmaelma.com) hiçbir şekilde yasal sorumluluk kabul etmemektedir."