Nefes almak değil yaşamak!

Ama sahip olduklarının esareti sarılmıştı bir kere beline. Bu vazgeçiş imkansıza yakındı. Ya sabır deyip devam ettin çaresiz.

Gökhan Dağıstanlı
-A A+

Doğduğun gün başladı her şey aslında. Senin üzerine iyi niyetle kötü planlar yapıldı. Daha iki ayağının üzerine yeni kalkmıştın ki yaşam programın alt beynine nakşedilmeye başladı. Bunları anlayacak yaşta değildin elbet. Gülümsedin geçtin; sen başka havadaydın.

Okul çağı geldi. Baktığında etrafında gördüğün çocuklar senin arkadaşlarındı. Yavaş yavaş bir kaçını rakip yaptılar sana. Bir problemi bazılarından daha önce çözme telaşına girdin farkında olmadan. Çünkü bunun iyi bir şey olduğunu yazdılar beynine sen hiçbir şey anlamadan. Bazen sınıfın o çalışkan çocuğunun kötü not almasına sevinirken buldun kendini, utandın. Amacın eğitim olduğunu unutup yarıştırdılar seni. Bu yarışı kanıksadıkça utanman azaldı

Sen büyüdükçe, sahip olmanın güzel ve gerekli olduğunu öğrettikleri hedefleri bir bir koydular önüne. En yeni teknoloji telefon, pahalı bir çanta, fiyakalı bir saat, son model araba, kim olduklarını anlayamadığın insanların üzerindeki kıyafetlerin benzerleri... Bunlara sahip olmak için çok çalışman gerekliydi. Kendini genç yaşta bir plazanın az oksijenli katında buluverdin.

“Çalışkan ol” dediler, çok çalıştın. “En çok tatil yapan ülkeyiz” dediler tatil yapmaya utandın. Bunlar hep, senin etinden sütünden yararlanmak için özenle tasarlanmış patron söylemleriydi. İşin ilginci tüm çalışanlar tarafından garip bir şekilde içselleştirilmişti. İçindeki yıldız tozu manasız bulsa da kapıldın gittin bu rüzgara. Manadan uzaklaştın. Ne sevdiğinden bir şey anladın, ne yaşadığından. Bir çalar saatin gardinyanlığında uyuduğun uykular bile kimi zaman bu dayatmaların yarattığı stresten bölündü durdu. Ayın sonunda eline tutuşturdukları ama 3 kuruş ama 5 kuruş maaşı da cüzdanından daha önce kendilerinin koydukları hedefleri sana satarak aldılar.

Ruhunun bir gizli bildiği var. Bu üstü balçıkla sıvanmış bilgi zaman zaman zorladı seni. Yaşamın sırrını hissediyordun çünkü en derinlerinde.  Bu, asla fütursuzca sahip olmak değildi. Bir çatışma hali başladı içinde. O da sana iyi gelmedi. Kendine uzun dönemli hayaller kurarak bastırmaya çalıştın içindeki arayışı. “Urla’ya yerleşeceğim ilk fırsatta” dedin. “Ufak bir ev yeter bana aslında” dedin. “Önce sağlık sonra huzur” dedin ki elinden en az birini çoktan almışlardı. Değişik hırslarla kirlettiğin kalbin bir göl manzarasında kendini yıkadığında doğru yolu bulacak gibi oluyordun aslında.  Ama sahip olduklarının esareti sarılmıştı bir kere beline. Bu vazgeçiş imkansıza yakındı. Ya sabır deyip devam ettin çaresiz.

Kusursuz tasarlanmış bir insan öğütme sisteminin kucağına bıraktın ömrünü. Barınma korkusunu koydular önüne, çektin kredini 10 sene borçlandın. Patronun duyar duymaz ellerini ovuşturmaya başladı. Artık takat sınırın birkaç seviye üste çıkmıştı çünkü. Bu arada fırsat bulabildiysen evlendin. Bunu da önüne konulmuş bir hedefi başarmanın hırsıyla yapmış olabilirsin. Ama ne lüzum var şimdi bu konuya girmeye.

Sonra bir ‘tik’ daha atıp başkasının eliyle yazılmış ‘yapılacaklar listene’, çoluk çocuğa karıştın. Anaokuluydu,  2 ay ömürlü oyuncaklardı, hiç giyilmemiş olması şart olan kıyafetlerdi, yeni alınmış olması gereken pusetlerdi derken santim santim çürüdün. Ve sana yapılanların alasını sen de çocuğuna yapmaya başladın. Evet öz çocuğuna, yani dünyada en sevdiğin varlığa...

Okul çağı geldiği gibi ülkenin eğitim kalitesini ve standartsızlığını bir kere daha ve en ciddi şekilde koydular önüne. Elinde avucunda ne varsa çocuğun için özel okullara yatırdın. Hem de eşit eğitimin bir hak olduğunu bile bile. Sadece bu sisteme karşı çıkmaya gücün yetmiyor diye. Çocuğunu kendi ellerinle bu öğütücü sistemin yarışmacı dünyasına bıraktın. Artık çok daha vahşileştiğini de görüyordun üstelik. Bir katre masumiyeti vardı senin zamanında okulların. Bir yutkunmanın nezaretinde hatırladın.

Böyle böyle tükettin yaşam oyunundaki bütün canlarını. Sevdiğin bir kitabı okumaya kalksan, seyretmeyi istediğin oyuna gidemedin. Nefes gibi ihtiyaç duyduğun tatile gitsen, en sevdiğin sanatçının konserini kaçırdın. Paran da yetmedi anlayacağın. Daha da acısı, şimdi sana kaybolan yıllarını verseler, yine aynısını yapardın. Ama hiç merak etme, vermeyecekler. Kimse sana bırak kaybolan yıllarını, kaybolan bir saniyeni bile vermeyecek. Sen, işi gücü bırakıp, tası tarağı toplayıp, kendi ekinini yetiştirerek yaşayan birkaç insanın hikayesine iç geçirerek veda edeceksin bu hayata. Sızlanmayı da bırakmalısın artık. İş gücüne çevirmediğin her dakikanda gözleri var. Hadi şimdi işine dön ve nefes almaya devam et. Yaşamaya dair yaptığın tek şey bu çünkü.